Dizilerin komedi türünde çekilmek istenip de başarısız olmak bu dizi hakkında söylenilmemiştir bence. "Kardeş Payı izle" yayınlandığı günden bu yana izleyiciyi kahkahaya boğmaktadır.

Teknolojini Yararları Ve Zararları

Posted by on Nis 24, 2014 in TEKNOLOJİ | 0 comments

Teknoloji’nin Çabuk Gelişimi 

Zaman Durur, Teknoloji Durmaz Durdurulamaz

Yıllar öncesinde doğa olayları, ihtiyaçlar, savaşlar ve en önemlisi merak insanları araştırmaya, buluşlara, icatlara yönlendirmiş. Nehir taşmaları ile “Geometri” geliştirilirken, ölüleri mumyalayarak “Tıp” bilimi geliştirilmiştir. Güneş neden doğuyor? Neden yağmut yağıyor? Gibi sorular ise insanları “Coğrafya” konusunda geliştirdi. Zaman kavramı da zaten bu şekilde ortaya çıkmadı mı? İlerleyen zamanlarda bu temellerden yola çıkılarak daha gelişmiş bilimler üzerinde, daha gelişmiş ürünler ve icatlar ortaya çıktı. Elektrik, ampul, telefon vs. Zaman ilerledikçe icat edilen ürünlerde paralel olarak hep gelişti ve değişti.

“Ampulü Edison Buldu Parasını Biz Ödüyoruz ne Tuhaf Degilmi”

Bu sözü genelde espri amaçlı kullanırız. Ancak doğruluğu da yok değil. Günümüz de üretilen teknoloji bazındaki ürünler, eski teknolojinin üzerine yapılıyor. Elbette yeni buluşlar oluyor ama bunlar da bir şekilde geçmiş zamanların faydasını görüyorlar. Şuan “Edison” hayata tekrar döndürülse yaptığı buluşun, yılmadan binlerce kez deneyip sonuca vardığı ürünün, günümüzdeki yerini görse, hiç şüphesiz çok mutlu olacaktır. Çünkü hiçbir zaman bencillik düşünülüp sadece kendi işine yarayacak bir şey değil, insanlık için uğraşmıştır. Aynı şekilde teknoloji, kendisi için değil insanlar için ve insanlar sayesinde gelişmektedir.

Teknolojinin Hız Sınırı yok

Günümüzde teknolojinin geldiği yer bizleri oldukça şaşırtıyor. Bu kadar hızlı gelişmesi kimilerimizi korkuturken, kimilerimizi ise akışına kaptırmış durumda. Daha yeni çıkan bir ürünün keyfini çıkartamıyorken, ardından o ürünün bir yenisi daha çıkıveriyor. Tüketici için o kadar çok çeşit, kolaylık, hizmet, fiyat var ki; artık tüketici neyi, ne amaçla ve nasıl alacağını bile karıştırır oldu. Tabiî teknoloji dünyanın her yerinde eşit gelişmiyor. Aynı zamanda dünyanın her yerinde insanlık için geliştiği söylenemezde. Neden mi? Çünkü askeri alandaki teknolojinin gelişmesi; koskoca bir insanlık soyunun yok olmasına, gelecek neslin sağlıksız yetişmesine ve savaşların başlamasına neden oluyor. Yani teknoloji insanların hem yararına hem de zararına gelişmekte. Teknolojinin ortaya çıkardığı;”Bilgisayar, İnternet, Cep Telefonu” insanlığın yararına olduğu gibi zararında da rol oynayabilmektedir. İletişim araçlarının gelişmesi artık komşuluk ilişkisi bitirmeye yaklaştığı gibi, dünyanın bir ucundan diğer bir ucuna olan iletişim sistemi ile birçok sektörde yarar sağlamaktadır. Bunu daha çok şekilde örneklendirebiliriz; tıp biliminin teknolojik olarak ilerlemesi ile, erken teşhis ve tedavi bir çok hastalıkta iyileşmeyi sağlamıştır. Teknolojinin aşırı derecede ilerlemesi insan gücünün yerini makine ve robotlara bırakmış ve işsizlik oranını arttırmıştır.

Read More

ERTEK GROUP BEYAZ EŞYA SERVİS HİZMETLERİ

Posted by on Nis 24, 2014 in Genel, TEKNOLOJİ | 0 comments

ERTEK GROUP BEYAZ EŞYA SERVİS HİZMETLERİ

www.beyazesyayetkiliservisi.com
Beyaz eşya makarlarının teknik servis dalında öncü firma olan Ertek Group Gaziantep ili ve ilçelerinde beyaz eşyalarınızın bakım ve onarımını yapmaktadır.
Şahinbey Şehitkamil,Binevler ve çevre ilçere sagladıgı teknik servis ile müşterilerine en iyi servis hizmeti saglamaktadırlar.Tek Sloganları Gaziantep Yetkili Servis hizmet kalitesini en iyi seviyeye getirmekdir. Müşterileriyle yaptıgımız reportajlarda edindigimiz bilgilerden yola çıkarak Gaziantep ilinde en iyi ”Gaziantep Arçelik Servisi”‘Gaziantep Bosch Servisi” ve Gaziantep Vestel Servisi hizmeti verdigini ögrendik.
”Gaziantep Bosch Servisi” katagorisinde Bosch marka beyaz eşyalar arasında klima kombi termisifon buzdolabı bulaşık makinası ve çamaşır makınalarının bakım onarım tamıratını yapmaktadır.
Türkiye gibi bir ülkede beyaz eşyaların ne kadar hızlı ve cabuk degişkenlik gösterdigini hepimiz biliyoruz. İklimsel olarak degişkenlik gösteren illerin başında yer alan Gaziantep ili beyaz eşya ve klima sektöründe olcukca ilerlemiştir.
Gaziantep Yetkili Servisi olarak biz Gaziantep İlinde bulunan tüm beyaz eşyaların tamiratını yapmaktayız. Her markanın özel servisligini yapmaktayız.

Read More

Ayrton Senna Kimdir?

Posted by on Mar 21, 2014 in Genel | 0 comments

Ünlü Fransız F1 pilotu Ayrton Senna Google tarafından unutulmadı ve anasayfasında doodle oldu.

Gençlik yılları

Varlıklı bir toprak sahibinin oğlu olarak Brezilya’nın Sao Paulo kentinde doğan Senna, babasının desteğiyle daha dört yaşındayken kart aracı sürmeye başlamış, ilk kart yarışına da 13 yaşındayken katılmıştır. Yarışlara olan isteğinin en büyük nedeni o yıllarda ünlenen ve Brezilya’ya ilk Formula Bir Dünya Birinciliğini 1972′de kazandıran başka bir Sao Paulo’lu, Emerson Fittipaldi’dir. Babasının Senna’nın yarışına en büyük katkısı, 10 yıl kadar önce Emerson Fittipaldi’ye kart birincilikleri kazandırmış olan motor bakımcısı İspanyol asıllı Tche’yi oğlunun kart motorları için tutmasıdır.
Ayrton Senna, ilk kart yarışına Sao Paulo Interlagos’da 1 Temmuz 1973′de girmiş ve kazanmıştır. Bu başarıdan sonra tüm okul çıkışlarında Tche’nin işyerine koşan Senna, burada ileride döneminin en teknik sürücüsü olmasını sağlayacak temel bilgileri edinmiştir. İlk katıldığı yarışı kazanmasından yalnızca iki hafta sonra Sao Paulo kış yarışlarında yıldızlar sınıfında birinci olan Senna, yaz döneminde de “Yıldızlar Birinciliği”ni tümüyle kazanmıştır.
Senna, daha bu yaşlarda, ne kadar yetenekli olursa olsun yarışlarda başarının arabanın niteliği ile sınırlı olduğunu ve nitelikli arabayı elde etmenin de kendini doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişilerin desteği ile ve doğru bir biçimde sunmaktan geçerek kalabalık içerisinden sıyrılmak olduğunu anlamıştır.
Bir sonraki yıl Brezilya kart birinciliğini, sonra da 1976′da Sao Paulo Büyükler Birinciliğini ve yeni 100cc’lik kartıyla büyük üç saatlik yarışı kazanan Senna, bu dönemde sonradan ünlü olacak sarı kaskıyla ilk kez yarışmıştır. 17 yaşındayken Güney Amerika Kart Birinciliğini kazanan Senna, daha sonra Dünya Birinciliğinde de birkaç kez ikincilik kazanmıştır.
Güney Amerika Kart Birinciliğinden sonra, 1978′de Güney Amerika dışına ilk gezisini Le Mans’daki Dünya Kart Birinciliğine katılmak için yapmış, bu arada babası ona Avrupa’nın en iyi kart yapımcıları ‘Parilla Kardeşler’den bir deneme sürüşü ayarlamıştır. Senna alışık olmadığı Parma-Pancrazio yarış yolunda Parilla takımının baş sürücüsü ve kendisi de Le Mans yarışına hazırlanan 1973 Dünya Kart Birincisi Tery Fuerton ve öteki yarışçıları geçerek birinci olunca, Parilla takımının ikinci yarışçısı olarak kendisiyle sözleşme yapılmıştır. Le Mans’da sıralama yarışında Senna üçüncü olarak coşku oluşturduysa da, asıl yarışı ancak altıncı bitirebilmiştir. Üç hafta sonra yine Parilla takımıyla yarıştığı Japonya’da Sugo’da dördüncü olmuştur.
Avrupa’da San Marino Kart Büyük Ödül’ünü kazanmadan önce 1978′de Güney Amerika kart birinciliğinde ve sonrasında da Portekiz’deki Dünya Birinciliğinde ikincilikleri vardır. 1980 ile 1981′de Brezilya birinciliklerini kazansa da, dünya birinciliğini hiç kazanamamıştır. 1980′de yine Dünya Birinciliğinde ikinci olmuş, sonraki yıllarda motor aksaklıkları nedeniyle dördüncü ve ondördüncüluk ile yetinmek zorunda kalmıştır.
19 yaşında çocukluk arkadaşı Lilian Vasconcelos Souza ile evlenen Senna, babasının isteği ile başladığı ve bitirdikten sonra aile kuruluşunu yönetmesi yönünde bir adım olan işletme eğitimini yarıda bırakarak “araba yarışçısı” olmaya ve İngiltere’nin yolunu tutmaya karar vermiştir. Kasım 1980′de İngiltere’ye gelen Ayrton artık ne yapmak isteğinden emindir. O yarışmak için doğmuştur. Hemen kendisine bir sponsor arayışına girişir. Bir arkadaşının yardımıyla, Van Diemen Formula Ford 1600 arabasındaki deneme sürüşü kötü gittiyse de, yeteneğini anlayan Van Diemen yöneticisi onu takıma almıştır. Artık Formula 3000′dedir. F1 öncesi son durak olan Formula 3000′de ki başarıları ve birinciliği Frank Williams ın dikkatini çeker. Artık 23 yaşında olan Ayrton, Williams takımı için deneme sürücülüğü önerisini benimseyerek F1 kapılarını aralar. 1984 dönemi içinde bir efsaneye giden ilk yola girer ve Toleman takımıyla F1′a adım atar.
Ayrton Formula 3000 boyunca babasının soyadı olan Da Silva yı kullanmıştı. Brezilya’daki yasalarda doğan her çocuğa hem annenin hem de babanın soyadı verilir (Afrikalı köle erkeklerin Portekizli kadınlarla evlenmeleri sonucu doğan çocukları Portekiz ırkına sokabilmek için kullanılmıştı). Ayrton, bu arada “da Silva” olan çok yaygın soyadının yerine annesinin kızlık soyadı olan “Senna” soyadını kullanmaya başlamıştır.
Üç yıl sonra, 1984 yılında Toleman-Hart F1 takımıyla ilk kez F1 ile tanışan Senna, özellikle yağmurlu bir ortamda yarışılan Monako Büyük Ödül (Grand Prix) yarışı ile izleyenleri yetenekleri konusunda etkilemiştir. 1985′de Lotus takımına katılan Senna, Portekiz’deki Estoril’de ilk Grand Prix yarışını kazanmıştır.

McLaren dönemi

Senna, 1988 yılında Alain Prost’un takım arkadaşı olarak McLaren F1 takımına katıldı. Bu aynı zamanda da, iki ünlü yarışçı arasındaki unutulmaz çekişmeli yarışların başlangıcını oluşturur.
Senna, yarış yolunda acımasızlığı, kararlılığı, ölçülülüğü ve disiplini ile konusunda uzmanlaşmış, daha önce hiç kimsenin başaramadıklarını (65 Formula 1 yarışına birinci sırada başlamak gibi) başarmıştır. Özellikle yağmur altında yapılan yarışlarda hiç kimse eline su dökememiştir. Senna Monako’daki yarışı kimsenin başaramadığı bir biçimde 6 kez kazanmıştır.

AYRTON SENNA REKORTMEN
Ayrton Senna Özellikle yağmurlu havalarda ve pistlerde devamlı birinci oldu.
Bu yüzden Ayrton Senna’ya lakap olarak yağmur adam derlerdi.
Ayrton Senna en zor pist kabul edilen Monaco pistinde tam altı defa birinci olup rekor kırdı.
1 Mayıs 1994 yılında Bologna’da öldü.

Ölümü

Williams takımı 1993 sezonunda araçlarına elektronik bir yenilik eklemişlerdi. Aracın süspansiyonu virajlarda daha iyi denge sağlamak ve savrulmayı önlemek için elektronik bir destek alıyordu. Sürücüye sadece gaza basıp finish çizgisini geçmek kalmıştı. 1993 sezonunda Williams için başarılı geçmiş ve o sezonu takımlar şampiyonu ve Williams Pilotu Alain Prost ise pilotlar kategorisinde şampiyon oldu. Prost, Senna’nın pilotluk yaşamını konu alan Senna[1] adlı belgeselde, şampiyon olmasına 2 ay kala Renault’nun kendisiyle konuştuğunu ve gelecek sezon için Senna’nın Williams takımında çalışacağı üzerine bir toplantı yaptığını açıklar. Prost’un 3 yıllık sözleşmesinde kendince belirlenen tek bir madde vardır o da Mclaren takımından eski takım arkadaşı olan Senna ile aynı takımda olmak istemediğidir. Prost bu röportajında “Senna’nın takıma dahil olması halinde 3 yıllık kontratımı ödersiniz ben de emekli olurum” cümlesi için 2 ay beklediğini, şampiyon olmadığı takdirde böyle bir karar almayacağını açıklar. Nitekim Frost, bu şampiyonlukla beraber dördüncü şampiyonluğunu alır ve aynı yıl Formula 1’e veda ederken yerini Ayrton Senna’ya bırakır. Ayrton Senna için Williams takımı; yeni, güzel günlerin ya da bir sonun başlangıcıydı.
1994 sezonu başlangıcında FIA zengin takımlarla diğer takımların arasındaki haksızlığı önlemek için “hiçbir araçta sürüşü etkileyecek elektronik aksamın bulunamayacağı” yönünde karar aldı. Bu yüzden Williams Takımı’da aracında bulunan denge kontrol sistemini aracından çıkarmak zorundaydı. Bu Williams için kötü bir haberdi. Çünkü bu sistem onların 1993 sezonunda şampiyon olabilmelerini sağlayan sistemdi.
Ayrton Senna yeni takımı Williams ile test sürüşlerine başlamıştı. Ancak aracının yolu iyi kavrayamadığını, önceleri aracının ön kısmından başlayan sonraları ise aracın arkasına doğru ilerleyen bir titreşim dalgasının direksiyonu döndürmesini etkilediğini, direksiyonu döndürmesine veya döndürmek istemesine rağmen aracın düz bir şekilde yol almaya devam ettiğini teknik servisteki ve takımdaki yetkililere iletmişti. Bu kötü sonuçlar doğurabilirdi.
30 Nisan 1994 tarihinde Ayrton Senna Williams Takımı ile gerçekleştirdiği üçüncü yarışının sıralama turları için piste çıkacaktı. Roland Ratzenberger’de sıralama turuna çıkacaktı. Senna 1:21.548 ile ilk turunu tamamlamış padoka dönmüştü. Ancak geldiğinde televizyonda gördüğü manzara onu derinden yaralamıştı. Roland Ratzenberger Villeneuve virajını alamadı; neredeyse dik açıyla karşı bölümdeki beton bariyere çarptı. Aracın sürücü bölümü zarar görmemiş olsa da, çarpmanın etkisi bazal kafatası kırığına neden oldu ve Ratzenberger ağır bir şekilde yaralandı. Doktorlar Ratzenberger’e müdahale ederken sıralama turları durduruldu. Yaklaşık 25 dakika sonra mücadele yeniden başladı ancak Williams ve Benetton’un da içinde olduğu takımlar sıralamalara devam etmedi. Olayların ardından hastaneden yapılan açıklamada Ratzenberger’in kazadaki yaralanmalara bağlı olarak hayatını kaybettiği duyuruldu. 1 Mayıs 1994 tarihinde Ayrton Senna attığı tek tur ile Pole Position’dan yarışa başlamıştı. Ancak yarışın başlamasıyla birlikte motoru çalışmayan Benetton sürücüsü J.J. Lehto pist üzerinde kaldı. Arka bölümden kalkan Pedro Lamy, görüş açışı diğer araçlar tarafından kapatılınca, Lehto’nun Benetton’unu göremeyerek arkadan çarptı. Çarpışmanın etkisiyle aracın lastikleri ve gövdeden parçalar koptu. Kazanın ardından güvenlik aracı piste girdi ve 5 tur boyunca pistte kaldı. Yarışın 7. turuna gelindiğinde Ayrton Senna 306 Km/sa hızla Tamburello virajına yaklaştı. Ancak daha önce söylediği gibi direksiyonu döndüremedi ve o hızla pistten çıktı. Yaptığı son bir hamle ile hızını 218Km/sa’ye kadar düşürmeyi başarmıştı. Ancak bu kötü sonu değiştiremedi. Kazanın hemen ardından Senna’nın hareketsiz ve bir yana kaymış görüntüsü, ciddi bir yaralanma olduğunu haber veriyordu. Pist görevlilerinin acil müdahale denemeleri, helikopter görüntüleriyle tüm dünyaya yayınlanmaktaydı. Yakın çekimlerde, tedavi bölgesinde kan izleri görülmekteydi. Senna’nın kafasındaki gözle görülür yaralanma, sağlık ekibinde ciddi bir beyin travması şüphesi doğurdu. Kazadan 1 dakika 9 saniye sonra yarış tamamen durmuştu.
Kazadan yaklaşık 10 dakika sonra, Larrousse takımı bir hata sonucu, pilotlarından Érik Comas’a piste geri dönme onayı verdi. Halbuki yarış halen kırmızı bayraklarla durdurulmuş durumdaydı. Eurosport yorumcusu John Watson bu olayı “hayatımda gördüğüm en saçma yanlışlık” şeklinde yorumladı. Pistteki görevliler Comas’ın yoluna devam ederek, kaza bölgesindeki çalışmalara karşı bir tehdit oluşturmasını engellemek için büyük çaba sarf etti.
Dönemin Formula 1 güvenlik, medikal delegesi ve pistteki sağlık ekibinin başı olan, dünyaca ünlü beyin cerrahı profesör Sydney Watkins, Ayrton Senna’ya olay yerinde traketomi uyguladı. Watkins kaskını çıkardığında pilotun kafasının kötü durumu ve burnundan kan akışı olması endişeleri artırmıştı.
Watkins o anları şöyle anlatmıştı: “Çok kötü görünüyordu. Göz kapaklarını kaldırdığımda, beyninde çok ciddi bir hasar olduğu ortadaydı. Kokpitten çıkarıp yere yatırdık. Bir an iç çeker gibi oldu; tam bir agnostik olsam da, o an ruhunun ayrıldığını hissettim.” Brezilyalı pilotun üstünde, hastanedeki hemşireler tarafından, küçük bir Avusturya bayrağı bulunduğu söylenmişti. Gazeteciler bu durumu, Brezilyalı pilotun zafer turunda bu bayrağı sallamayı ve 42. Grand Prix galibiyeti Roland Ratzenberger’in anısına adamayı düşündüğü şeklinde yorumladı.
Senna için 5 Mayıs 1994′te Brezilya’nın São Paulo kentinde devlet töreni düzenlendi. Yaklaşık 500.000 kişi caddelerde tabutun geçişini takip etti. Senna’nın rakiplerinden Alain Prost, tabutunu taşıyanlar arasındaydı. Formula 1 çevrelerinin büyük bölümü cenazeye katılırken, Formula 1′in yönetim teşkilatı FIA’nın başkanı Max Mosley ise 7 Mayıs 1994′te Avusturya’nın Salzburg kentinde Ratzenberger için yapılan törene katıldı. 10 yıl sonraki bir basın toplantısında Mosley; “Ben onun törenine gittim çünkü herkes Senna’nın cenazesine katıldı. Oraya da birilerinin gitmesinin önemli olduğunu düşündüm.” diye açıklamıştı. 2000 İtalya Grand Prix’te 2001 Avustralya Grand Prix’te çeşitli kazalar sonucu iki pist görevlisi hayatını kaybetmişse de, Senna halen bir Formula 1 kazasında ölen son pilottur.

Formula 1 kariyeri

YIL TAKIM(LAR) PUAN DURUMU PILOTLAR PUAN SIRALAMASI POL POZISYONU
1984 Toleman (Toleman Group Motorsport) 13 9 0
1985 Lotus (John Player Special Team Lotus) 38 4 7
1986 Lotus (John Player Special Team Lotus) 55 4 8
1987 Lotus (Camel Team Lotus Honda) 57 3 1
1988 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 90 Şampiyon 13
1989 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 60 2 13
1990 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 78 Şampiyon 10
1991 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 101 Şampiyon 8
1992 McLaren (Honda Marlboro McLaren) 50 4 1
1993 McLaren (Marlboro McLaren) 73 2 1
1994 Williams (Rothmans Williams Renault) 0 - 3

Google unutmamış 54. doğum gününü Doodle yapmış bulunmaktadır. Kaynak: Wiki

Read More

Hopper’ın namı evliliKleri

Posted by on Mar 16, 2014 in Genel | 0 comments

Hopper’ın namı evliliKleri, UyUştUrUCU ve alKol bağımlılığıyla da dUyUlaCaKtı. yani Hopper, elinde çikolatası ve çiçeğiyle gelse kızınızı vereceğiniz tarzda bir adam olmadı. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı öyle bir noktaya varacaktı ki, günde bir kasa bira içiyor, iki büyük rom deviriyor, üstüne çizgi çizgi kokain çekiyordu. Hopper örnek aldığı insanları anarken “İlk idollerimin hepsi uyuşturucu bağımlıları ve alkoliklerdi” diyor
ve Arthur Rimbaud ile John Barrymore gibi isimleri kendisine rol model aldığı insanlar arasında sayıyordu. Alkol ve uyuşturucuyla yoğrulan bir hayat, onun 70’lerde kötü bir dönem geçirmesine neden oldu. Hopper’ın New Mexico’nun bir kasabası olan Taos’ta bir hippi komünü kurma girişimi olduğu söyleniyordu. Ancak uyuşturucu kullanımı ve seks konusunda komün üyelerinin aşırıya kaçması yüzünden komün sakinleri, kasabanın yerlileri tarafından kovulmuşlardı. Hopper yine New Mexico’da çırılçıplak bir halde polise kendisini vurması için yalvarırken bulunduğunda hapse atılmıştı. Artık hayatını bir raya oturtmasının zamanının geldiğini anladı. 1983′te rehabilitasyon programına başlayacak, uyuşturucu ve alkolle giriştiği mücadeleyi kazanacaktı. Efsane oyuncunun kadınlara düşkünlüğü de şöhretine katkıda bulunuyordu. Hollywood’a ilk geldiği yıllarda sokaklarda tanımadığı kadınlara “Benim adım Dennis Hopper. Benimle sevişir misin?” diye pervasızca tekliflerde bulunduğu söyleniyordu. Hopper, ilk evliliğini bir yapımcının kızı olan Brooke Hayward’la yaptı. Babası, Hopper’ın nasıl bir adam olduğunu anlamıştı. Son anda bile kızına “Hâlâ geç değil, vazgeçebilirsin” diye dil döküyordu. Hayward’ın bağlantıları, Hopper’ın sinemasal kariyerine olumlu katkıda bulunmuştu. Ancak oyuncunun bitmek tükenmek bilmeyen grup seks partileri, uyuşturucu bağımlılığı ve şiddet, evliliğini tepetaklak giden, freni boşalmış bir kamyon haline soktu. Kamyon nihayetinde takla atarak yuvarlandı ve bir noktada durdu. Hopper’ın bahse değer bir evliliği de The Mamas And The Papas grubunun solisti Michelle Phillips’le gerçekleşmişti. Bu evlilik sekiz gün sürdü. Oyuncu, “Evliliğimizin ilk yedi günü muhteşemdi” diye anlatıyordu bu deneyimini. Sekizinci günde ne olduğuna girmiyordu elbette. Pek istikrarlı evlilikler sürdüremedi Hopper. Son evliliğinde belli bir düzeni yakalamıştı ki, birkaç ay önce ölüm döşeğinde 14 yıllık eşinden boşanarak kadınlarla ilişkisine nihai noktayı koydu. 2012filmleri.net

Read More

Koleksiyoncu

Posted by on Mar 16, 2014 in Genel | 0 comments

ÇoKtan sUyU çıKan “testere” (saw) serisinin son üç dört bölümünün senaryosunu yazan Marcus Dunstan, ilk yönetmenlik denemesinde tam anlamıyla bir mesleki deformasyon yaşıyor. Yaza yaza, kafayı “Testere”nin korku sinemasına hediye ettiği işkence pornolarıyla bozmuş belli ki. “Koleksiyoncu”yla artık yorgun düşen bir türe, ortalamanın altında bir örnek daha ekliyor. Sinemada özellikle saplantılı koleksiyonculuk üzerine nefis filmler var. Bu filmin ise hiç o hastalıklı duyguya dair bir meselesi yok. Odakta yer alan katil, insan koleksiyonu yapıyor. Fakat ne “Kuzuların Sessizliği”nin (The Silence Of The Lambs) Buffalo Bill’i ne de “Teksas Katliamı”nın Leatherface’i gibi bir ‘amaç’ uğruna kurban ediyor kıstırdığı zavallıları. Motivasyonunun ne olduğunu bilmiyoruz. Belli ki senarist/yönetmen, “Maskeli bir katil tipi yaratayım, tutarsa arkasını getirir, devam filmlerinde karakteri derinleştiririm” diye çıkmış yola. Allah kerim deyip, yatırım aracı olarak kullanıyor filmi.
Tabii evdeki hesap çarşıya uymuyor. Sermaye de batıyor filmde. “Koleksiyoncu” öncelikle ikinci sınıf oyunculukların kurbanı oluyor. Başroldeki Josh Stewart’ın bu filmi taşıyacak karizması yok. Ev ahalisi, kıymalık et olmak dışında bir fonksiyon taşımıyor. Meme ve bacak göstersin diye hikayeye eklenmiş bir genç kız ile merhamet duygusunu yükseltsin diye yaratılmış küçük kardeş, sırf türün gerektirdiği zorunluluklar olarak filmde yer ediyor. Filmin koleksiyoncusu ilginç bir karakter olabilirdi oysa. Evin içine yüzlerce tehlikeli bubi tuzağı kurup, kurbanlarının kendi kendilerine zarar vererek ölmelerini sağlayan adamı, bir noktaya kadar “Evde Tek Başına”daki zirzop çocuğun büyümüş ve çocukluğunda yaşadığı travmayı aşamamış hali sanıyorsunuz. Fakat o da klişe bir seri katil olup çıkıyor film bittiğinde. fixhaber.net

Read More

Aslında cannes yıllardır kıyasıya eleştiriliyor.

Posted by on Mar 16, 2014 in Genel | 0 comments

Festivalin ‘yeni sinemacıları yüreklendiren’ idealist ruhunu nicedir yitirdiğinden dem vuruyorlar. Haklı da olabilirler. Yalnızca bu sene Altın Palmiye için yarışan filmlerin niteliği etrafında kopan fırtınaya dikkatle kulak kabartınca bunun nedenini anlamak zor değil. Aslında baktığınızda, Mike Leigh, Alejandro González Iñárritu, Abbas Kiarostami, Bertrand Tavernier, Takeshi Kitano, Ken Loach, Nikita Mikhalkov gibi, ustalıkları daha önce tescillenmiş yönetmenlerin filmleri bu yılki yarışmanın ağır toplarıydı. Ama işte zaten eleştirilerin yumrukları da Cannes’ın programındaki bu yumuşak karna indiriliyordu: Yarışma filmlerinin neredeyse yarısının sorgusuz sualsiz bu ustalara ayrılması festivali ‘keşfe açık’ olmaktan çıkarıyordu. Tamam, bazı yönetmenlerin Cannes yöneticileri nezdinde kredileri sonsuz olabilir, ama nihayetinde bu yönetmenlerin filmlerinin de sıradanlıkla malul olabileceği akla gelmeli. Sırf Takeshi Kitano çekti diye kimilerine göre bu seneki yarışmanın yüz karalarından “Autoreiji”nin (Öfke) programa dahil edilmesi gibi. İşte bu sene bu tip örneklerin sayısı öylesine dayanılmaz derecede artmıştı ki, Festival’in artık film seçiminde ‘hatır gönül’ ilişkilerinden vazgeçmesi gerektiği sağır sultanın da duyacağı yükseklikte dillendirilir olmuştu. Neyse ki, Tim Burton başkanlığındaki jüri bu ‘usta’ işi filmlerin pek azını, o da ancak gerçekten hak ettikleri dallarda taltif etti. Gene de, züğürt tesellisiyse züğürt tesellisi, hiç değilse ödüller sonuç itibariyle ‘keşfe açık’ sinemalara gitti: Altın Palmiye kazanan Tayland filmi “Lung Boonmee Raluek Chat” (Geçmiş Yaşamlarını Hatırlayabilen Amcam Boonmee) tam da böyle bir filmdi. Gerçi meraklısının (bu arada İstanbul Film Festivali izleyicisinin de) önceki filmleriyle epey bir zaman önce çoktan keşfettiği bu genç usta artık bu Altın Palmiye’yle dünya sinemasının radarına da girmiş oldu. İzleyen yıllarda Cannes nezdinde artık sonsuz bir kredisi olacak ve herkes bu sinemada daha büyük kerametler arayacak. hdfilmizletr.net

Read More

Büyük Umutlar

Posted by on Mar 16, 2014 in Genel | 0 comments

CharleS dıckenS’ın ‘aşka düşmüş’ genç Bir adamın ‘kendini Bulma’ hikayesini anlattığı aynı adlı romanını modernize eden ama hikayenin ruhuna dokunmaktan özenle kaçınan “Büyük Umutlar”, Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón’un öyküleme becerisini de test eden sağlam bir edebiyat uyarlaması. Kahramanlarımız Finnegan ve Estella, iki farklı sınıftan gelmelerine karşın çocukluklarında rastlantısal biçimde bir araya gelmelerinden itibaren aşkın iki kanadını oluşturuyorlar hikayede. Bölük pörçük ilerleyen ve uzun yıllara yayılan bu aşk, zamanla Finnegan için bir ‘saplantı’ haline dönüşüyor, Estella’ya ulaşabilmek için her yolu denemeye götürüyor onu. Resim yeteneği olan genç adam, bir de ‘gizli sponsor’ bulunca kendine, ‘sınıf atlayarak’ sevdiğine kavuşabileceğini düşünüyor, ama… Aması biraz karışık işte, ‘genç Finn’in Stella tutkusunun yan etkileri de kendini göstermekte gecikmiyor bu hikayede. Ve sürpriz gelişmeler sıralanıyor peşi sıra… Dickens hikayelerinin temelinde yatan ‘sınıfsal çatışma’nın en yoğun biçimde hissedildiği metinlerden biridir “Büyük Umutlar”. Dipte duranın yukarıda olanla teşvik-i mesaisi, yazarın romanlarına malzeme olurken, onların durdukları yerden gördükleri üzerinden yapılanır hikayelerin kurgusu. Cuarón da Dickens metnini yorumlarken, yazarın duygusunu yıpratmadan işini yapmayı tercih ediyor burada. Finn ve Estella arasındaki sınıfsal uçurumun üzerine yükleniyor ziyadesiyle. Finn’in kimliğinde anlamlanan ‘aç sınıfın öfkesi’ni öne çıkarıyor, Stella’nın da ‘kibir’le açığa çıkan sınıfsal duruşunu gösteriyor bizlere. İki uçta duran iki kahramanın aşk denen o ‘tanımsız’ kavramın tetiklemesiyle yaşadıklarıysa filmin ritmini oluşturuyor. Uzun aralarla yeniden birbirleriyle temas haline geçen ikilinin, her ‘buluşma’da hikaye açısından yeni bir ‘sıçrama taşı’ ortaya koymaları da bu ritmi kusursuzlaştırıyor. Filmin iyi ile kötü kavramlarına net anlamlar yüklememesi de ayrı bir değer katıyor yapıma. ‘Kötücül özellikleri de olan iyi insanlar’ diye
tanımlayabileceğimiz bütün kahramanlar, ‘anti kahraman’ kavramının tarifi gibi duruyorlar hikayede. Olanca zaafın bedenlerine ve yüreklerine yüklendiğini bu insanlar, ‘öğretilmiş’ olanın yön verdiği hayatlar sürüyorlar, birbirlerine de bu argümanla yaklaşıyorlar. Çağlar öncesinde çizilmiş sınırları aşmanın zorluklarını bilseler de, bunu deneyip boylarının ölçüsünü alıyorlar. Klasik iyi ile kötünün var olmadığını kanıtlar bir performansı var bu karakterlerin, ‘gri’nin hükmünün sürdüğünü ve süreceğini gösteriyorlar her adımlarında. Ana karakterlerdeki uyumlarıyla ‘olanaksız tutku’yu derinden yaşatan Ethan Hawke ve Gwyneth Paltrow, “Büyük Umutlar”ın oyuncu seçimindeki başarının da en temel göstergeleri. İki oyuncu, özellikle hikayenin kilit sahnelerinde seyirciyi içeri çeken bir performanslar sergiliyorlar. Hele bir sahne var ki, aralarındaki kimyanın doruğa çıktığını hissetmemek imkansız. İkilinin, Chris Cornell’in derinden gelen “Sunshower” şarkısı eşliğinde ilk cinsel temaslarını yaşadıkları sahne, hem görsel hem işitsel hem de duygusal olarak hikayenin sonrasına yön veriyor, bizleri de ikilinin arasındaki ‘tutku’ya ikna ediyor. Oyuncular demişken, Anne Bancroft, Robert De Niro ve Chris Cooper’ın adlarını da anmadan geçmeyelim. Bancroft, özellikle filmin ilk bölümünde karakteriyle hikayeyi tetikleyen unsur olarak öne çıkıyor; De Niro, filmin bağlanmasını sağlayan bir kompozisyon çalışması sergiliyor; Cooper ise ‘genç Finn’in sınıfsal öfkesinin (sınıfına ve üst sınıfa) köklerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Alfonso Cuarón’un “Büyük Umutlar”ı, çatışma noktaları son derece iyi hesaplanmış, karakterlerin gelişimine ait ipuçlarının etkin kılındığı, ‘duygu’sunu her daim ayakta tutabilen, merkeze aldığı kavramları sömürmekten uzak bir edebiyat uyarlaması. Charles Dickens yaşasaydı, Cuarón’un alnından öperdi kuşkusuz!

aplik.net

Read More